Sahafzade Bülten

Sahafzade Bülten – Haziran 2014 – Giresun Blog Özel Sayısı

Sahafzade Bülten
Sahafzade Bülten
Yazan: Giresun Blog
Bu sitedeki içerikler Gönüllü Giresun Blog yazarları tarafından hazırlanmaktadır. İçerikten dolayı giresunblog.com sorumlu tutulamaz. Siz de buraya tıklayarak Giresun Blog'da gönüllü yazar olabilirsiniz.

Giresun Sahafzade Kitabevi’nin aylık çıkardığı edebiyat ve sanat bülteninin tüm sayıları Giresun Blog’da! Bülten, Haziran ayı da dahil olmak üzere önümüzdeki iki ay boyunca Giresun Blog’a özel sayılarını çıkaracak. Bu sayılara basılı olarak değil, online ortam üzerinden erişebileceksiniz.

Birinci yaşını dolduran Sahafzade Bülten, Haziran ayı Giresun Blog özel sayısı için 1 yıl boyunca yazılan yazıların en iyilerini derledi. İçeriğe bu sayfa üzerinden ulaşabilirsiniz!

[accordions ] [accordion title=”Özel: Okuyucu Köşesi” load=”hide”]Oğulcan Karataş (Giresun Atatürk Anadolu Lisesi): Karlı bir kış akşamında içini ısıtmak ve yahut sıcak bir yaz gününde ruhunu serinletmek için
yapılabilecek en güzel şey kitap okumaktır. Kitap; insanı daraldığı, bunaldığı hayattan bir nebze olsun uzaklara, dinlenmeye götürür. Rahatlatır, dertleşir bazen de beni bırakma diye yalvarır. Ve sen elinden bırakamazsın, her yere taşır, sevgili gibi birlikte gezersin. İşte bu yüzden kitap insan hayatının vazgeçilmez bir nesnesi olarak büyük bir yer tutar.

Fatih Kırlak (Keşap Anadolu Öğretmen Lisesi): Okumak; Boş zamanı değerlendirmek değildir. Boş zaman yoktur, boşa geçen zaman vardır. Okunan her kitapta farklı limanlara yelken açarız ve kitap okumak bir sanatsa okuyan da sanatçıdır.

Atakan Atlar (Giresun Üniversitesi Sosyal Bilgiler Öğretmenliği): Okumak; Anlayabilme çabasıdır. Bizden farklı karakterleri, bizim hissettiğimiz
duygulardan başka duyguları anlayabilme çabası. Okumak; Yaşadığımız dünyada farklı dünyaların olduğunun keşfidir. Yeni pencereler açmak, bir yandan yeşili hissederken diğer taraftan mavinin derinliklerine dalmaktır. Ve toprak olmaktır, okumak.

Semanur Can (Giresun Üniversitesi Fen ve Teknoloji Öğretmenliği): Okumak; Başka yaşamların farklı duygularının içine girebilmek, hissedebilmektir. Yapamadığınız, olamadığınız, yaşayamadığınız bir kişi olabilmek, kitap okuyarak mümkün olabilir. Sizde farklı duyguları içinizde hissedebilmek için kitap okuyun.

Erdener Doğan Işık (Giresun Mehmet Akif Ortaokulu): Okumak; Kendi hayal dünyama yolculuktur. Kitap okumayan insanların hayal gücü sınırlıdır ve düşünebilme yeteneğini kaybederler. Okumak kendi aklının bilmediği köşelere, gidip gelmektir.

Cansu Öztürk (Giresun İ.M.K.B. Anadolu Öğretmen Lisesi): Okumak; İnsanı yücelten bir eylemdir. Ne okuduğunuz ne kadar süre de okuduğunuz önemli değildir. Okumak bazen dünyadan bir kaçış, kendi evrenine saklanıştır. Okumayı severim. Eğer kitaplardaki tarzınızı bulursanız, okumayı sizde sevebilirsiniz.

Azize Başustaoğlu (Mustafa Kemal Ortaokulu): Kitap okurken heyecan, aksiyon yaşıyor kitabın içine giriyorum. Daha çok eğlenceli kitaplar okuyarak o hikâyenin içinde oluyorum. Kitap hayatımı değiştiriyor adeta.

Hicabi Onur Aktay (Bulancak Anadolu Lisesi): Okuduğum kitaplardaki kahramanların yerine koyuyorum kendimi. Okumak, konuşurken kelime arayışımızı azaltıp, ifade gücünü kazandırıyor. Sınavlarda soruları hızlı kavramamıza büyük fayda sağlıyor.

Zeynep Tek – Nesrin Nur Tozlu (Giresun Fen Lisesi): Kitaplar hayat kargaşasından yorulup da kendimizi dinlendirmek istediğimizde sığınacağımız limanlardır. Kitap okuma oranının bu kadar düşük olduğu ülkemizde insanların ne ile meşgul olup zihinlerini boşalttıkları büyük bir merak konusu bizce. Hâlbuki herkes televizyon karşısında geçirdiği zamanı kitap okuyarak değerlendirseydi şu an olan bitene karşı daha duyarlı bir toplum olabilirdik.

Şeyda Öztürk (Giresun Hamdi Bozbağ Anadolu Lisesi): Kitaplar, hayatın fırtınalı anlarında son dakika bulduğumuz barınak gibidir. Kurtarıcıdır. Koruyucudur. Ya da bizi olgunlaştıran bir meyvedir. Kendi bağımsızlığımızı ilan ettiğimiz küçük devletlerdir. Hayata bakışımızı yönlendiren büyüklerimizdir. Dinlemek gerek.

Selin Sıla Atalay (Giresun Güre Ortaokulu): Kitap okumak benim için yazarların hayal dünyasına girmek demektir. Her gün eve yorgun geldiğimde kitabım beni rahatlatır. Her sayfasında beni başka diyarlara götürür, eğer mutsuzsam beni o sıkıntıdan kurtarır. Okumak bir dostta sarılmak gibidir.
[/accordion] [accordion title=”Merve Safa’yı gördü! – Merve Eda GEÇER” load=”hide”]Tek çocuk olmak nasıl bir duygu bir zamanlar bilirdim. Bundan 7 sene önce bende öyleydim. Çok hoşuma giderdi. Evimize gelenler ‘’Ay ne tatlı şeysin sen böyle bıcırık’’ gibi insanın hoşuna giden kelimeler söylerlerdi, tabii bende utanır, bunlara gülerek cevap verirdim. İlgiler benim üzerimde olur, herkes beni severdi. Çok hoşuma giderdi sevilmek, hep zamanını bulduğumda şımarırdım.

Oyuncaklarım vardı, oynardım ama tektim. Bir şeylerin eksik olduğunun ben farkında mıydım? İşte onu bende bilmiyorum ama hep gülen bir kız olduğumu bilirim.

Anaokuluna gidiyordum, oradaki arkadaşlarımla oynarken kendimi hiçbir zaman yalnız hissetmezdim. Ama eve gelince bir sessizlik oluşurdu. Tektim yine. Sıkılmıştım artık oyuncaklarımla oynamaktan, boyama kitaplarından. Sonra bir erkek kardeşim oldu, doğum zamanı geldiğinde beni anneannemlere bıraktılar. Benim gözüm hep penceredeydi. Ne demekti ‘’Doğum zamanı’’ yani kardeşim mi geliyordu, tamam uçakla gelsin daha iyi. Pencereden bakarken bir şeyler hissettim. Sanırım artık yalnız olmayacaktım. Kardeşimi gördüm. Pürüzsüz cildi ve yumuşacık ellerine dokundum. Ama artık hep ilgiler onaydı, eve gelen herkes ilk önce bana değil, ona yönelerek, bana söyledikleri sözcükleri ona söylerlerdi. Ben çok severdim kardeşimi, ama içimde değişik duygularda vardı. Kıskanıyordum sanırım, aa hiç yakışır mı bir bıcırığa böyle şeyler. Hep kıskancımdır, kardeşimi kucağına alan kişinin yanına gider ona sırnaşırdım. Kardeşime olan ilgisini kendime çekmeye çalışırdım. Sonra ‘’onun’’ olarak ifade ettiğim erkek kardeşimin adının ‘’Safa’’ olduğunu öğrendim. Gittikçe büyüdü, büyüdü ve benim büyülü dünyama bir arkadaş oldu Safa…

Erkek olduğunda sanırım biraz hayal kırıklığına uğradım. Çünkü benim de birtakım hayallerim vardı. Kız kardeşim olacaktı, neşeli, uzun saçları olan bir kız kardeş istiyordum hep. Annemde hep 2 kız çocuğunun olmasını isterdi. 1.’si benim ama 2.’sini Allah erkek nasip etmiş. Ben kendimde hep bir eksiklik hissettim. Bu erkek kardeşimi sevmediğim anlamına gelmiyor elbette, ama onunla hayal ettiğim birçok şeyi yapamıyordum. Oysa ki benim bir kız kardeşim olsaydı onun minik parmaklarından tutup parka götürecek, salıncakta sallarken neşeli gülüşlerini seyredecektim. Ama olmadı. Bir kız kardeşim daha olsaydı iyi olurdu. İkizimde olsaydı keşke. Ben çok mu şey istiyorum? Hayır, ama bu ‘’istersen olur’’ tarzında şeylerden değil. Hep imrenirim ikizi veya kız kardeşi olanlara. İki kız kardeş olmak çok iyi olurdu benim için.

Bazı hayaller sanırım gerçekleştirmek için değildi. Bende hayallerimi kızımla yaşarım. Kitapların sihirli cümleleri arasında kaybolmanız dileğimle.

Merve Eda GEÇER / Mustafa Kemal Ortaokulu[/accordion] [accordion title=”Gençlerin Sesi – Meryem Civelekoğlu” load=”hide”]John Green’in dördüncü romanı olarak Türkçe’ye çevrildi ‘Aynı Yıldızın Altında.’ Gençlik Edebiyatından olan bu eserin başrolünde 16 yaşındaki tiroit kanseri hastası Hazel Grace var. Gençlere hayatın anlamında, âşık olmanın insanda oluşturduğu gelişmelere ve aldığımız nefesin farkına vardıran noktalardan seslenerek ölüm ve yaşam üzerine etkili ve doğal akıcı anlatımıyla duygu yüklü anlarla buluşturuyor. “Depresyon, ölüyor olmanın yan etkisidir” dese bile Hazel, Augustus ile tanışınca, ölene değin taşımak zorunda olduğu -kanser- etiketinin etkisini azaltıyor. Birlikte hayatlarının yolculuğuna çıkıyorlar.

Roman kanser hastalığı üzerine gibi görünse de daha çok hasta çocukları olan ailelere de sahip çıkarak tüm psikolojilerini bütün çıplaklığıyla okuyuculara aktarmış. Hali vakti yerinde olan gençlerin, çevrelerinde olup bitenlerin daha da farkına varmaları açısından etkili bir kitap. 16 yaşında oksijen tüpü ile gezmenin, gençlerin tam anlamıyla bilinçli olmadıkları yaşlarda esaretine düştükleri hastalığı kabullenme süreçlerindeki zorluklar ve tedaviler ve öleceklerini bilmelerine rağmen mücadele etmeleri kitabın kapağını açtığınız andan itibaren dinlediğiniz masal gibi bitene değin elinizden bırakamıyorsunuz. Tüm okuyuculara ‘Aynı Yıldızın Altında’ kitabının konusundaki yaşamlara hassasiyet ve sağlıklı yaşamlar dilerim.

Okuyun ve anlamlanın. [/accordion] [accordion title=”Mehmet Ataseven – Giresun Üniversitesi Sosyal Bilgiler Öğretmenliği” load=”hide”]Sessizliğime bir çığ gibi düşer bendeki anıların.
Suskunluğumda saklarım susmalarını.
Sitemlerime yakıştıramam gitmelerini
Kalemime mürekkep olur gözyaşlarım.
Seni yazarım aklımın her köşesine
Çıkmayan sokaklarıma çıkmaz olur gözlerin
Zamana satarım hayallerimi
Seni zamansızca hayal edebilmek için.
Gözlerimde biriktiririm özlemimi
Seni benden alan ufka dalar gözlerim
Ve
Usulca fısıldarım zamana
Özlemek mi?
Hiç özlemediğim kadar, hiç özlenmediğin kadar…[/accordion] [accordion title=”Okumak – Emrullah Banaz” load=”hide”]Okumak önemli ve insanın gelişimine çok büyük katkılar sağlayan bir eylemdir. Kur’an’ın ilk ayetinden yola çıkacak olursak okumanın ne denli önemli bir eylem olduğunu elbette kavrarız, çünkü Kur’an-ın ilk ayeti: “Yaradan Rabbinin adı ile OKU.”

Gerek iş alanımızda, gerek sosyal çevremizde okumanın rolü oldukça büyük ve etkilidir, hayatımızda başarıya giden en temel yollardan biridir okumak, hiç okumayan yazmayan bir toplum gelişebilir mi? Bugün gelişmiş ülkelere baktığımızda, gelişmeleri ile doğru orantılı olarak okuma seviyelerini görüyoruz, çok okuyan milletler üretiyor, çok okuyan milletler neden gelişiyor zannediyorsun? Çünkü olaylara sen, ben gibi bakmıyorlar, farklı pencerelerden bakıyorlar ama boş bakmıyorlar, baktıkları pencere her zaman dolu, üretime açık bir pencere oluyor işte bu yüzden gelişiyorlar. Peki neden Türk milleti olarak çok okumuyoruz? Okumak neden bize bu kadar zor geliyor? Neden okumak için zaman bulamıyorum diyoruz hep? Aslında bunların tüm nedeni de yine okumamaktan. Oradan bir arkadaş diyor ki ben okumaya zaman bulamıyorum, arkadaşım okumaya zaman bulamamanın nedeni de zaten okumuyor olman! Okumak öyle güzel ve hoş bir iş ki, algılama gücü, okuma hızı, sosyalleşme, gelişme ve şimdi aklıma gelmeyen birçok katkı, deva gibi..

Unutulmamalıdır ki; okumak bir ihtiyaçtır, nasıl ki gelişmek için yemek yiyor, su içiyor, güneşten besleniyorsak okumaktan da öyle beslenmeliyiz ve gelişmeliyiz.. Günde 10 sayfa oku ama lütfen sürekli ve düzenli olarak oku. Bunu yapabilirsin. İnanıyorum.! Kal sağlıcakla..

Emrullah BANAZ / Giresun Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği[/accordion] [accordion title=”Hiç Durmadan – Fatih Özdemir” load=”hide”]Bir vapur hayal et
Arka güverteye geçmiş
Tek başına boğazda süzülüyorsun
Ve dostluklar vapurdan göğe yükseliyor.

Vapur iskeleye yanaşıyor.
Emin adımlarla kalabalığın arasına karışıyorsun.
Sert bir lodos başkaldırıyor.
Ve içini ısıtacak bir merhaba diyor.

İnsanlar gelecek yağmura hazırlanıyor.
Sen hiç durmadan yürüyorsun.
Ve yağmur bastırıyor…
Bir vapurun sireni en acı haliyle bağırıyor.

Yağan yağmur yerde ayna etkisi yaratıyor.
Ağaçtan kurumuş bir yaprak süzülüyor.
Yaprağı büyük bir öfkeyle ezip geçiyorsun.
Arkana bakmadan devam ediyorsun.

Birden hırçın deniz bütün dostlukları
Yok edercesine kabarıyor.
Ama sen dinlemeden yoluna devam ediyorsun.
Çünkü kaybedecek bir şeyinin olmadığını biliyorsun.

Güneş bulutların arkasından veda ediyor.
Herkesin suratında kırmızı bir ifade beliriyor.
Gözlerini senden kaçırıyorlar.
Sanki suç işlemiş bir yetim gibi.

Sonra bir köprüden başka hayata geçiyorsun.
Adımların sertleşiyor ve öfken daha da artıyor.
Bir grup genç hayatın tadını çıkarıyor.
Sen sadece özlemle bakıp geçiyorsun.

Yıllar sonra aynı köprüdesin…
Başın dik, omuzun yüksek.
Büyük bir gururla ilerliyorsun.
Arkandan yüzlerce kişi sana ulaşmaya çalışıyor.
Ama sen yine yürüyorsun.

Fatih Özdemir – Giresun Blog Proje Yöneticisi[/accordion] [accordion title=”Küçük Bilge – Merve Eda Geçer” load=”hide”]Herkesin bir kahramanı vardır. Erkeklerin Spiderman, Batman. Kızların ise Barbie gibi sanal oyuncaklardır. Ama benimki çok farklı biz buna ‘’baba’’ diyoruz. Babam benim için en büyük kahramandır. Ne Barbie’ler umrumdadır ne de Sindy’ler. Babamdır benim için kahraman, en karanlık ve acı dolu günlerimde benim elimden tutup çıkaran bir kahraman.

İlginizi çekebilir:  Sahafzade Bülten - Mart 2014 Sayısı

Bana ‘’prensesim, canım kızım, porsuğum’’ diyen bir kahramanım var benim. Neşesiz olduğum günler de beni mutlu etmek için elinden geleni yapan bir kahramanın olması çok iyi. Ama o olmayınca… Bir boşluk hissedersin. Kahramanın yoksa kim kurtaracak seni o kuytu, sessiz köşelerden? Senin Spiderman’ın, Barbie’n kurtarsın seni. Ama beni hep babam kurtarır, babam! Kahramansız insan meyvesiz bir ağaçtır benim gözümde. Konumuz babalar. Babam benim için hep bir numaralı kahraman olmuştur. Belki kırmızıdan bir pelerini yok ama evlatları için atan bir kalbi olduğunu biliyorum. Onu o kadar çok seviyorum ki, kelimelerle anlatılmıyor.

Bir kız babası olmak çok değişik bir duygu olmalı. Babalarımız bizimle üzülür, güler, sevinir. Ben çok seviyorum onu, çok seviyorum. Kahramanım benim, biricik babam. Bebekler küçüklüklerinde hep ‘’anneeee, anneeee’’ diye ağlarlar. Ama ben ‘’babaaaa, babaaa’’ diye ağladım hep. Beni elimden tutup yürüten, kucağına alıp seven bir kahramanım var benim. Ne görünmez ne de elinden örümcek ağı çıkar… Ama onun öyle bir kalbi var ki, altından, yumuşacıktır. Kızlar babalarına daha bağlı olurlarmış. Ama benim ki öyle sıradan bağ değildir, ayrı bir bağdır. Severim ben babamı, rahatlıkla öperim onu. Bana sevgi aşılayan bir adamdır o. Adam gibi adamdır. O üzülünce bende üzülürüm. Babam, kahramanım. Şimdi sen bu satırları okuyorsun, biliyorum.

Şunu unutma ki ben seni hayatımdaki tüm erkeklerden daha çok sevdim, kahramanım ettim seni. ‘’Baba’’ kavramı içinde benim için birçok şey yatıyor. Sevgi, şefkat, mutluluk, üzüntü, neşe… Kim ne derse desin sen her zaman benim kahramanım olacaksın. Seni sevmekten asla vazgeçmeyeceğim. Asla… Bunu yine belirtiyorum, bir kırmızı pelerinin yok ama altından bir kalbin var. Siz siz olun asla babalarınızı üzmeyin. Onları sevin, küsmeyin. Birlikte sevinin, üzülün, koşun. Ama asla birbirinizi bırakmayın.

Babalarımız her yaşta olursa olsun bizi sever, istediklerimizi yapmak için çabalar. Babalar en birinci kahramandır. Asla babamızı üzmeyelim. Kitapların sihirli cümleleri arasında kaybolmanız dileğimle. [/accordion] [accordion title=”Ali Refik İslam – Giresun Aksu Anadolu Lisesi” load=”hide”]Giresun’a bakıyorum.
Önümde Kale, yanımda Karadeniz.
Yavaş yavaş vuruyor hafif dalgalı deniz,
Giresun’daki taşlara.
Martılar uçuşuyor hemen başucumda,
Balıkçı sesleri dört bir yanda.
Oltalar denize atılmış bekliyor balıklarını.
Deniz de şahitlik ediyor buna gün batımında.
Güneş de iniyor ağır ağır ve
Yerini yıldızlara bırakıyor masumca.

Giresun’a bakıyorum Giresun’a…

Susuyorum.
Herkesin konuştuğu anda susuyorum.
Ve yürüyorum kimsenin bilmediği bir limanda.
Ellerim cebimde, yürüyorum;
Düşünüyorum.
Herkes düşünmeyi bıraktığı anda düşünüyorum
Ama dile gelmiyor düşüncelerim.
Belki de bu yüzden susuyorum
Belki de konuşacak bir şey kalmamıştır.

Kim bilir, belki de sadece susuyorum.

Artık sığınacak bir limanım yok fırtınalı günlerde.
Başka limana uğramak gelmiyor içimden.
Ne kadar dalgalı olsa da deniz,
Batırmıyorum gemimi,
Ufuk çizgisine doğru gidiyorum
Tabi biraz da sarsılarak
Ama rotamı değiştirmiyorum.
Ne kadar dalgalı olsa da deniz,
Vazgeçmiyorum limanımdan.[/accordion] [accordion title=”Gençlerin Sesi – Şeyda Öztürk” load=”hide”] Kitap okumak, bazı insanlar için nedense çok zor bir işmiş gibi geliyor. Ama akademik başarı ne kadar iyi olursa olsun, toplum önünde kendini iyi ifade edemiyorsa, o kişinin okuduğu yıllara yazık.
Ve biz günümüz gençleri artık bu konuyu ele almalıyız. Kitap olmak zorunda değil gazete, dergi, şiir, makale… Aklınıza ne gelirse neyi, okumaktan hoşlanıyorsak onu okuyalım. Ama lütfen, okuyalım. Eğer ülkemizi iyi bir yerlere getirmek istiyorsak bunu yapmak zorundayız.
İlimizdeki liselerin birçoğunda edebiyat yazılıları için romanlar seçiliyor ve doğal olarak öğrenci bu kitapları okumak zorunda, yazılının 30 puanı bu bölümden geliyor. Böylece her öğrenci yılda en az 6 kitap okumuş oluyor. Ama bu yeterli mi? Tabi ki, hayır.
İlimizde ve ülkemizde kitap okuma alışkanlığını arttırmak için, yaz aylarında kitap okuma kampları yapılabilir, kitap okuma günlerine de katılabiliriz. Üniversite sınavlarında çoğu öğrenci de “Paragraf Korkusu” var. Ama bilmiyoruz ki adam sorunun cevabını bize o metinde vermiş. Sadece onu bulmamız gerek, bu bile zor geliyor. Bence kitap okumayan insanın, bitkisel yaşamda olan bir insandan farkı yoktur. Sadece nefes alıyorsunuz, yaşıyorsunuz ama öğrenip, okuyup, araştırıp; üretemiyorsunuz. Hiç kimsenin günde en az yarım saatini kitap okumaya ayıramayacak kadar meşgul olduğunu düşünmüyorum.
Ve size önerim; Dışarı çıkarken yanınıza daima okumak için bir şey alın. Dolmuşta giderken, otobüste, arkadaşınızı beklerken hatta öğle tatilinizde daima elinizin altında bulunsun. İyi okumalar..[/accordion] [accordion title=”Tutunamayanlar – Rugayye Gürasas” load=”hide”] Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz.
-Oğuz ATAY-

Bir kitabı anlamadan önce yazarını tanımak gerekir. “Bir adamı tanımak için düşüncelerini, acılarını, heyecanlarını bilmemiz lazım hiç değilse. Hayatın maddi olaylarıyla ancak kronoloji yapılabilir. Kronoloji de aptalların işidir.” Cemil Meriç

Her zaman kalemin ve kağıdın yetenek işi olduğunu düşünmüşümdür. Bana bunu kanıtlayan yazarlardan biridir Oğuz Atay. Bir mühendis olmasına rağmen yeteneğini –Tutunamayanlar- ile gözler önüne sermiştir. Tutunamayanlar romanının yazım tarzı ve anlatım biçimi birçok edebiyatçıdan övgü almıştır. Özellikle eleştirmen Berna Moran Tutunamayanları ‘’hem söyledikleri hem de söyleyiş tarzıyla bir başkaldırı’’ olarak nitelendirmiştir. İtiraf etmeliyim ki bu cümleye bayılıyorum. Aslında bu açıdan bakıldığında “Tutunamayanlar” kendi kılıfını hazırlayan bir romandır diyebiliriz. Atay, genel olarak romanlarında toplumun dokunmaya cesaret edilemeyen yönlerini bir ironi ile anlatır. Tutunamayanlar romanında bu ironi ve mizah kendini oldukça gösterir.
Neden önce kendimiz dururken başkalarını anlamak isteriz ki !!!! Biz insanlar böyleyiz işte, evimizi kurmadan hayatımızı kurmak, kendi ülkemizi gezmeden dünyaya açılmak ve… Ve kendimizi anlamadan başkalarını anlamak isteriz. Biz ait olmadan başkalarının aitliğini ilan etmek isteriz çünkü biz tutunamayanlarız. Turgut’ta bizlerden birisi Selim’i bulmak için çıktığı yolda kendi yokluğunu fark etti. Eğer zamanı sürekli kontrol etme ihtiyacınız yoksa asla saatinizin olmayışı sizi rahatsız etmez. Sürekli yönetilen ve yönlendirilen insanlarda asla ruhlarının olmayışını fark etmezler. Turgut, Selim’in ruhunu anlamaya çalışırken kendi boşluğunu gördü. Çaresi ruhunu tekrar bulmak gibi görünebilir ama kullanmadığımız her şeyin paslandığı su götürmez bir gerçektir. Turgut ruhunu bulamadığı için yok oluşa doğru yolculuğa çıkmak zorundadır. Ona bu yolculuk hazırlığında ise büyük bir hediye verilmiştir. O hediyenin ismi Olric… Olric’e hayranım, onu ifade ettiğini düşündüğüm bir cümle ile Olric’i size anlatmak istiyorum. ‘’Olric aşırı iyileşmiş yarasıdır Turgut’un…’’ Elbette Tutunamayanları sadece bir kayboluşun romanı olarak görmek yanlıştır. Tutunamayanlar tersten okunmuş, hak ettiği ilgiyi sonradan görmüş bir roman olmakla birlikte okuyucusuna sosyolojik bir portre çizer. Tutunamayanlar virgülle bağlanmış uzun bir cümlenin romanıdır. Tutunamayanlar hep acele edip geç kalanların romanıdır. Tutunamayanlar yanık tadında bir lezzettir. Ve Tutunamayanlar edilgen bir kelimenin ilanıdır.
-Olric bana edilgen bir kelime söyler misin?
-Emin misiniz?
-Evet Olric, hem de en yakıcı olanını söyle.
-Silinmek. Yeterince edilgen mi?
-Fazlasıyla edilgen…

Evet Oğuz ATAY – Tutunamayanlar hayatın ortasını kaçırmak istemeyenlere, ruhlarını henüz kaybetmeyenlere tavsiyemdir.
Selametle…

Rugayye Gürasas – Sinop Üniversitesi
[/accordion] [accordion title=”Miray Günaydın – Eva De Vitray Meyerovitch” load=”hide”]Kütüphanemin yeni konuğu bu ay merhum Eva De Vitray Meyerovitch diğer bir isimle Havva Hanım. Havva Hanım Fransız, Aristokrat bir ailenin çocuğu olarak hayata gözlerini açmış. Hayatı sorgulamaya erken yaşta başlayarak, gençlik yıllarında dinle meşgul olmayı tercih etmiş. İlerleyen yıllarda kendi ifadesiyle aradığını “ Dinin özüydü, şekli değil ” biçiminde ifade etmiştir. Bundan sebeple mevcut inancındaki dogmalar ona inandırıcı gelmemiş ve onu sorgulamaya teşvik etmiştir. Hukuk Eğitimi alan, fakat tatmin olamayarak kendini felsefe de bulan Havva Hanım, daha sonra soluğu İslam Felsefesinde almıştır. Genç yaştan itibaren sorguladıklarına Muhammed İkbal’in “İslam’da Düşüncenin Yeniden İnşası” adlı eseriyle cevap bulma fırsatını yakalamış ve bu kitap sayesinde “Gel, kim olursan ol gel, burası ümitsizlik kapısı değildir.” diyen Mevlana’yla tanışmıştır. Onun için her şey Mevlana’yı tanıdıktan sonra başlamış ve Konya’yı keşfetmiştir. Burada onu inanmanın lezzeti ve evrenselliğin güzelliği karşılamıştır. Zorlu, kararlı bir araştırma aşamasıyla birlikte Havva Hanım bazı mistik anlar da yaşayarak İslamiyet’le ruhu sükûnete ermiştir. Yaşadığı süreç ve duygular o kadar anlamlıdır ki, İslamiyet’e adım attıktan sonra hac ziyaretini “Ben hac da olağanüstü bir birlik ve bütünlük duygusuna erdim. Kocaman bir vücudun bir hücresi olma, kovandaki arı olma, damarlarda dolaşan kan içinde al veya akyuvar olma duygusuna kavuştum.” diyerek anlatır. Peki ya bizler gerçek mana da ne zaman tanışmıştık İslamiyet ile? Mevlana’yı ne kadar biliyorduk? Mevlana’nın Mesnevi ve birçok kitabını da Fransızca ile buluşturan, “İslam’ın Güler Yüzü” adlı röportajdan yazıya dönüştürülmüş eseriyle Havva Hanım ile tanışmanız ümidiyle..

Miray Günaydın / Fen Bilgisi Öğretmeni[/accordion] [accordion title=”Kimseye Etmem Şikayet (İhsan Raif Hanım’ın Hayat Hikayesi)” load=”hide”]Mehmet Öklü 2008’de Şişli Kaymakamlığı görevine başlarken, Hükümet Konağı’nın 19. Yüzyılın önemli devlet adamlarından Köse Mehmet Raif Paşa’nın Taş Konağı olduğunu öğrendi ve yapıyı İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Projesi kapsamında restore ettirmeyi başardı. Taş Konak Türk Edebiyatı açısından önemlidir. Raif Paşa’nın büyük kızı İhsan Raif Hanım (1877-1926), tarihin derin gönlü Beyrut’ta doğmuş, 4 yaşında taş konağa gelmiştir. Kısa ömrünün değişik dönemlerini bu konakta geçirmiştir. 2. Abdülhamid Han’ın veziri Raif Paşa; ‘’ Ne de olsa insanın çocuklarına vereceği en büyük servet iyi bir eğitimdir ‘‘ der ve hikmet deryasından birkaç katre alabilmek için, ana kucağı gibi olan Taş Konak’ta kızı İhsan Raif’e mutmain bir eğitimin kapısını açar.

Ahmet Haşim’in ‘’Benim anladığım hece vezni ile milli şiiri iki kişi yazmıştır. Rıza Tevfik ve İhsan Raif Hanım’’ sözüyle hakkını teslim ettiği öncü bir şairdir İhsan Raif. 49 yıllık yaşamında ve edebiyatta “Beş Hececiler’’in ablasının, hayatının hazin bölümünü özetleyen şarkı “Kimseye etmem şikâyet’’ idi. Neden gülmesin gül gibi yüzler gibi pek çok şarkıdan hatırlayacağımız bir imza İhsan Raif Hanım.
Piyanoyu, Türk ve Batı musikisini Tevfik Lami Bey’den, Fransızca derslerini, dönemin Fransa Büyükelçisi Sadık Paşa’dan, edebiyatı Rıza Tevfik’ten, Danyal Efendi sayesinde Divan şiirinin ilk hazzını Ziya Paşa’dan alacaktı İhsan Raif Hanım. Her türlü yeniliği hiç zorlanmadan kabul eden, edebi metinleri kolayca kavrayan bir öğrencidir. Nesimi, Dadaloğlu, Karacaoğlan, İsmail Dede Efendi, Moralızade Leyla Hanım, Aşık Seyrani, Ziya Paşa’ya değin edebiyatın uçsuz bucaksız sahrasında istediği gibi koşuyordu İhsan Raif.

İlginizi çekebilir:  Bir Giresunlu bize nasıl yardımcı olabilir?

Elif’tir kirpiği de Ra’dır kaş
Bu güzellik sana Mevla bağışı
Arasam cihanda bulunmaz eşi
Hiç mislin gelmemiş devr-i zamana
İhsan Raif

Gün kavuştu, su karardı, beni üzme güzelim
Boynun büküp düşünme gel, ver elini gidelim
Kara gümrah kirpiklerin kaldır, gözün göreyim
Ver elini, bak aşkıma, işte şahit yüreğim.
Dadaloğlu

9 Mayıs 1890 günü Servet-i Fünun’da ilk edebi metni olan ‘’Sadabad Hatıraları’’ yayımlanır ve o vakit yaşı daha 13’tür. Yine Mayıs 1890 ayında kendisinden 11 yaş büyük biriyle izdivaç yapmak zorunda bırakılır. Reji memuru Mehmet Ali, İhsan Hanım’ı evlenmeye mecbur etmek için kaçırma eylemi düzenler. Paşa babası kızına ‘kara’ sürüldüğü görüşünden vazgeçmediği için çocuk yaşta baba ocağından kürek mahkumu misali ayrılır ve İzmir’e yerleştirilir. Gurbetin adı İzmir olacaktır on dört yıl boyunca.

Vakitsiz kopuştan dönüş ihtimali olmadığının farkındaydı İhsan Raif Hanım. Teselliden uzak kelimelerinde, bulamadığı muhatabını serseri mermiler gibi tekrar geri gelip onu vuruyordu ve gözyaşları yanaklarından failatün failün süzülüyor, kaleminden hece hece ‘’perde-i zulmet çekilmiş korkarım, ikbalime’’ dökülüyordu. İhsan Raif’in ufkuna çekilen zulmet, ara sıra ışıtan deniz fenerlerinin dost ışıkları altında, 1 Temmuz 1891 günü oğlu, 1 Temmuz 1892 günü kızı ve bir de küçük oğlu dünyaya gelir. İzdivacının harlı cehennem gayyasını asude cennete çeviren sevinç kaynaklarıydı çocukları.

Kimseye etmem şikâyet ağlarım ben halime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime
Perde-i zulmet çekilmiş korkarım ikbalime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime
İhsan Raif

‘’Seni kevser havuzuna götürür bir yudum içirmem’’ diyen eşiyle İstanbul’a, beş kişilik bir aile olarak dönerler. İzmir vefalı koynunda on dört yıl sakladığı çilekeşini iade eder. Zamanın geçtiğini çocuklarından anlayan İhsan Raif Hanım 27 yaşında eşinden ayrılır. 2. Abdülhamid Han tarafından ailesi ile şefkat nişanına layık görülen İhsan Raif, 32 yaşında 2. İzdivacını yapar ancak umulandan daha kısa sürer bu evliliği. O dönemde Enver Paşa bir idealin rüzgarıyla Türkistan’a geçip Türk alemini birleştirmeye çalışırken, Mustafa Kemal Paşa ise Türk milletinin lideri olarak düvel-i muazzamaya karşı istiklal mücadelesi veriyordu.

Na-ümidim bakma doktor, dilde aşkın yaresi
Söyle var mı fenn-i tıpta hiç sevilmek çaresi?
İhsan Raif

İhsan Raif Hanım otuz beş yaşına geldiğinde hayatında ilk defa tanıdığı derin iştiyakın, ışıklı hayallerin içini titreten heyecanların seline kapıldı ve ilk defa yüreği kıpır kıpırdı. “Seni anlayan tek yürek ben olacağım ve senden sonram olmayacak’’ demiş ve ellerini tutmuştu Şahabettin Süleyman Bey. Ham meyvenin koparılışı gibi İzmir’e gidişimden beri aşktan, sevgiden sürgünüm ben. Şimdi kayıp tarafımı, zulmetteki ülkemi, Atlantis’i mi buldum der İhsan Raif Hanım. (Şahap Bey için)

Gel gel berü kim, savm ü salatın kazası var
Sensiz geçen zamanı hayatın kazası yok.
NESİMİ

Tevazu da eriyen kelimelerle yaşanan bu aşk 1914 yılında izdivaç ile tamamlanır. Gönül evine doğru yaptığı iki kişilik yolculuktan sonra İhsan Raif Hanım pergel gibi, bir ayağı tevhitte, öteki ayağıyla bütün kainatı dolaşır vaziyette gibiydi. Pierre Loti, Goethe’nin Evine ziyaret, arayış ve yolculukların şairi Baudelaire, Şehzade Burhaneddin, Halil Cibran, HeinrichHeine, Halil Şerif Paşa, Şair Nigar Hanım.

Öz yurdumda bir gurbet yolcusuydum
Şiirimle yürüdüm ufk-ı Şi’ra’ya kadar
Aşkın sevdanın vefanın elçisiydim
Bir silsileyiz Leyla’dan Zeliha’ya kadar
İhsan Raif

Mayıs 1926 tarihinde Taş Konak ıssız, Teşvikiye, Yeniköy şairsiz, Nişantaşı İhsan Raif’siz kalarak 49 yaşında Fransa’da hayata gözlerini kapatır. Vefatını duyuran Servet-i Fünun gazetesinde çıkan bir haber de; ‘’Tanzimat’tan itibaren bugüne kadar gelen edebiyatımızda Şair Nigar Hanım nasıl aruz vezninin son kadın sanatkarı oldu ise, İhsan Raif Hanım da hece vezninin coşkun müterennimi oldu’’ şeklinde yazılmıştır.

Öz dilimi yazdım bir şey yazdımsa
Öz yurdumu sevdim vatan sevdimse
Zamandan şikayet etmedim amma
Yirminci asrı sevmedim nedense
İhsan Raif
[/accordion] [accordion title=”Oltanın Ucunda – Bengisu Akkurt” load=”hide”]Balık tutmaktan önce, solucanı oltaya nasıl takacağını öğretmişti babası ona. Bir ölümün nasıl başka bir ölümü beslediğini görmüş, ölümün kaygan sessizliğini açıkça duymuştu.
Huzur bulmak için balığa çıkardınız yahut daha önce milyonlarca kez düşündüğünüz şeyler yerlerinde duruyorlar mı denetlemek için. Fikrim değiştikçe eski bilincimi kaybediyorum, değiştiğimin bilincine varıyorum. Hayır, öyle söylememiştim; hatırlamıyorum. Demek ki düşündükçe ölüyor bir yanım. Ben düşündükçe ölen bir yaratığım ve düşünecek bir şeyim kalmadığında artık burada olmayacağım.
Görünmez iplik geriliyor. Ölüm, parmağını kesiyor. Ölüm, son bir defa parıldıyor balığın pullarında. Şulp, kovaya bir balık daha…
Bir haziran günü, haziranların güzel yaşandığı bir yerde doğdun. Sen gelmeden dünyada sayısız haziran yaşanmıştı. Sen gelmeden önce de hazirana ‘haziran’ diyorlardı. ‘‘Hazırlan!’’ dediler ve geldin. Ruhların, zeminlerin ve zamanların arasından, onca hayatın arasından, senin için hazırlanan hayat buydu. İnsanlar, ‘tesadüf’ kavramını ne kolay kullanıyordu.
Bu seferki balık değil, yosundu. Balık olsa bu kadar direnemezdi. Hareketsiz şeyler tuhaf ama, daha uzun süre yapışıyorlar hayata. Telaşsızlar.
Sırf bu sükûneti, durağanlığı bozmak için eline yassı bir taş alıp suyun yüzeyinde iki kez sektirdi. Babası olsa, art arda dört minik sıçrayış yapardı taş suda, hep eşit aralıklarla. Onunsa bu kadarını yapabilmek bile yıllarını aldı. Yaa, demek öyle. Demek onca yılını alan bu küçük taştı. Taşa nefretle baktı ve tek bir nefes daha almasına izin vermeden suyun dibine kuvvetle fırlattı. Balıklar ilk atışta kaçmadılarsa da, sonuncusundan sonra yakınlarda olmaları imkânsızdı.

Oltasını toparlayıp yürümeye başladı. İleride başka bir ağaç gölgesi bulmayı umuyordu. O sırada kaygan bir kayaya bastı ve dengesini kaybederek elindeki oltayı suya düşürdü. Oltanın ucu taşların arasına sıkışmıştı. Kirlenen pantolonunu eliyle vurarak temizlemeye çalıştı. Şapkasının ucunu hafifçe yukarı kaldırdı ve oltasını sıkıştığı yerden çıkardığında, iğnelerin ucunda çırpınan iki küçük balığı fark etti. Olta en fazla birkaç dakika kalmıştı suyun altında. Aynı anda mı görmüşlerdi solucanı, aynı anda mı takılmışlardı oltaya? Yoksa aralarında bir çeşit birliktelik ahdi miydi bu?
‘‘Hastalıkta ve sağlıkta, denizde veya karada, bir kancaya takılıncaya, ölüm bizi ayırıncaya dek…’’
Evet, çok küçüklerdi ama onları suya bırakmadı. Ya değişirse, dedi. Pişman olurlarsa ya da onlara bir daha birlikte ölme fırsatı vermeyecek herhangi bir şey olursa? Söz, dedi. Söz, sizi tavada yan yana dizeceğim!

Bengisu Akkurt – İMKB AÖL[/accordion] [accordion title=”Martı Jonathan Livingston – Merve Eda Geçer” load=”hide”] Bildiğimiz martılar neyi hedefler? Uçmayı mı? Yemek yemeyi mi? Elbette yemek yemeyi zaten her martı uçabilir değil mi? Okuduğum kitaptaki martının adı Jonathan. Bu martı, yemek yemeyi değil de sadece daha yükseğe ulaşmak, sınırını aşmak istiyor. Hedefi yükseklere ulaşmak.. Arkadaşları tarafından dışlanmasına rağmen hiç vazgeçmiyor, her gün daha da yükseklere ulaşıyordu. İlk başlarda durumu hiç iç açıcı değildi fakat başarısızlığın verdiği azim ve inançla birlikte ilerleme kaydetmeyi başardı.
Ne gözü, ne de midesi yemekle birlikteydi. Jonathan’ın istediği tek şey en yükseğe ulaşmaktı. Her gün daha çok ilerleme kaydetmek onun açlığını gideriyordu ve sonunda amacına ulaştı. Uçtu, uçtu, uçtu. Sonunda onunda öğrencileri oldu. Bizde Martı Jonathan gibi olalım, hedeflerimizden asla vazgeçmeyelim, sonuna kadar direnelim .. Emin olun hedefiniz gerçekleşecektir. Her gördüğünüz martıya Jonathan demeniz ve sizinde bir Jonathan olmanız dileğiyle …. Hoşça kalın.[/accordion] [accordion title=”Annem – Merve Eda Geçer” load=”hide”]Açtım gözlerimi gördüm seni
Yumuşacık ellerinle sevdin beni
Büyüdükçe yaramazlıklar yaptım
Özür dilesem affeder misin annem?
Dersine çalış dedin dinlemedim seni,
Oysaki bilmiyordum iyiliğimi istediğini,
Beni korudun her zaman, bunu fark etmedim
Özür dilesem affeder misin annem?
Ateşlenince bekledin gece yanımda.
Tek kalmaktan korktuğumda geldin hemen yanıma
Farketmemişim bana çok iyilik yapmışsın.
Özür dilesem affeder misin annem?
Beni memnun etmek için elinden geleni yaptın.
Üzgün olduğumda derdimi bir tek sen anladın.
Her zaman yanımdaymışsın farketmemişim
Özür dilesem affeder misin annem?
Hayat nedir ki sen olmayınca,
Derdini anlayan, seni seven biri olmayınca.
Geri dön desem döner misin annem?[/accordion] [accordion title=”Rugayye Gürasas – Sinop Üniversitesi” load=”hide”]‘’İnsan her gün bir parça müzik dinlemeli, iyi bir şiir okumalı, güzel bir tablo görmeli ve mümkünse birkaç mantıklı cümle söylemelidir.’’ – GOETHE-

Ne zararı olabilir ki güne bir şiirle başlamanın ya da sevdiklerinize güzel bir söz armağan etmenin… Size üniversiteden bir hocamın, sevgili Saçaklısı’ndan bahsedeceğim. Saçaklı aslında evlerinizde kullandığınız o süslü poşetliklerden biri fakat çok daha asil bir amaca hizmet ediyor. Saçaklı onlarca mısranın ve sözün ev sahibi ve kiracıları kalıcı olmakla birlikte gittikçe çoğalıyor. Sadece o evde yaşayan kişinin değil o evde kalan misafirin de arkadaşıdır Saçaklı. Hocamız her evden çıktığında Saçaklı’dan rastgele bir kağıt alıp okur ve tüm gününe yansıtırmış o kağıtta yazan her ne ise… Dedim ya o evdeki misafirinde arkadaşıdır saçaklı. Aynı zamanda evden çıkan misafiri de yolcu eder bir parça söz ile…

Bende sözlerin, yazılmış duyguların hediye edilmesinden mutlu olan bir insan olarak bu yazımda bundan bahsetmek istiyorum. Sevdiğim birine bir hediye hazırlamak istiyordum fakat çok farklı bir hediye olmalıydı. Günlerce neler yapabilirim diye düşündüm.

Teknoloji kullanılarak hazırlanmış hediyeler emeği öldürmekle birlikte günümüzde farklılığı da ortadan kaldırmış durumda biliyorsunuz. Çünkü hemen hemen her yerde aynı konulu yazılar, videolar bulmak mümkün. Sonra ona bir defter almaya karar verdim. Yazı yazmayı sevdiği için o defter yapraklarını istediği gibi doldurabilirdi. Bu onu mutlu edecek bir hediye olabilirdi. Bir hafta boyunca her yerde onun güzel ellerine yakışacak bir defter aradım. Sonra ona bir defter buldum ve satın aldım yine de hediyemdeki eksiklikleri gideremiyordum. İnsanlar yazmayı severler evet ama yazmaya onları iten şey okumaktır. Bir kişi yazmaktan daha çok belki aynı oranda -kişiden kişiye değişir sanırım- sever diye düşündüm. Sonraki birkaç gün içerisinde defterin içini yazılar, sözler ve şiirler ile doldurdum. Aralarına kendi yazdığım amatör birkaç şey ekledim ve ona hediye ettim. Ona bu hediyeyi hazırladığım da tek düşündüğüm şey onun defteri sık sık okuyup, okuduğu güzel şeylerden dolayı mutlu olmasıydı. Bazen üzüldüğünde ya da kızdığında öylesine açıp okuduğu bir cümle onu mutlu edebilir ve ben yanındaymışım gibi ona destek olabilirdi. Ve sanırım amacıma ulaştım. Geçenlerde okuluna dönmek için valizini hazırlarken eşyalarının arasında ona hediye ettiğim defteri gördüm. Belli ki yanından ayırmıyor ve onun için sayfalara aktardığım sözleri kendine yoldaş ediyordu.

İlginizi çekebilir:  Sahafzade Bülten – Temmuz 2014 - Giresun Blog Özel Sayısı

Sevdiklerimizi mutlu etmek için her zaman maddi değeri yüksek şeylere ihtiyaç yoktur. Onlara yalnız olduklarında size dahi ulaşamadığı zamanlarda yanlarında olacak bir şeyler hediye edin. Bir taş bile olabilir aranızdaki bağı özel kılan… Ama bence sevdiklerinize sözler hediye edin yalnız kalmamaları için. Sevdiklerinize -bir neden- hediye edin gözyaşlarını durdurmaları için.

Sevdiklerinize okunmuş şiirler verin. Onları koruyacaklar…
[/accordion] [accordion title=”Kök Salmak – Bengisu Akkurt” load=”hide”] O sabah, üzerinde müthiş bir ağırlıkla uyandı. Bütün kemikleri ağrıyordu, hepsini tek tek sayabilirdi. Bu acının, sayılabilir acılardan olduğuna sevindi. Onun asıl korktuğu, sayılamayan acılardı.
Günün erken saatleriydi. Dünyayla dertleşebilmek için hala zamanı vardı. Evet, dünya da dertleşmeye ihtiyaç duyardı. Biz geveze âdemoğlunun uyuduğu saatlerde o, rüzgâra ve denizlere dağıtırdı kederini. Etrafında bin dört yüz kırk dakikalık bir tur atıp döndüklerinde, çok daha hafif olurlardı ilk hallerinden. Dünya sistemini ayakta tutan döngü, bundan başkası değildi.
Vakit kaybetmeden yataktan çıkmak, kendini dışarı atmak istedi. Ovuşturmak için ellerini gözlerine götürdüğünde, yüzüne temas edenin sıradan bir el olmadığını dehşetle fark etti. Parmak uçlarından ve el ayalarından minik uzantılar sarkıyordu. Tıpkı, tıpkı cılız bitki kökleri gibiydiler. Birkaçını tutup o anda kopardı. Parmağını yerinden çıkarsa bundan daha az tesiri olamazdı. Acı, tamamen ayılmasını sağladı. Hayatı boyunca kırdığı bütün dallardan, kopardığı yapraklardan sonsuz özür diledi.
Yorganı kaldırdığında bu minik köklerin ayaklarından, bacaklarından da sarkmakta olduğunu gördü. Garip bir rüya gördüğüne inanmak istedi ama ‘‘ Biri beni çimdiklesin de uyanayım.’’ ümidini az önce kendi elleriyle boşa çıkarmıştı.
Yıllardır su içmemiş gibi hissediyordu. Mutfaktaki musluğa ağzını dayadı ve uzun süre öyle kaldı. Aynada kendisiyle karşılaşmamak için kasıtlı olarak mutfağı tercih etmişti.
Pijamalarıyla sokağa fırladı. Kuytu bir yer bulana kadar koştu, koştu… Dizlerini kollarının arasına aldı. Gözyaşıyla kendi köklerini suladı.
Hayatı boyunca hiçbir inanca, hiçbir ideolojiye ait hissetmemiş, kimseyi uğruna ölecek kadar çok sevmemişti. Babasının mesleği dolayısıyla hiçbir şehirde birkaç aydan fazla yaşamamıştı. Kopmaz bağlar, samimi dostluklar kuramadan evini, hayatını, odasının manzarasını değiştirmek zorunda kalmıştı. Ve işte kader, sonunda onu bir yere kök salmaya mecbur bırakıyordu. Vücudu, ruhundan intikam alıyordu.
İyi ama, şimdi nereye gidecekti? Neresi ömrünün kalanını geçirmeye değerdi? Geri dönmek istemeyeceği yer neresiydi? Genç aşıklar gelip gövdesine isimlerinin baş harflerini kazır mıydı? Hiç sevgilisi olmamıştı.
Mezarlığa gidip bir servinin yanı başında dursa, üzerine kokusu sinmiş günahlar, annesinin ruhunu rahatsız eder miydi?
Bir park, en iyisi bir parka gitmek, diye düşündü. Oturduğu yerden yavaşça doğruldu ve yola koyuldu. Parktaki ağaçlar gülümsemiyordu. Beton bankta sızmış orta yaşlı adam, güzel bir rüya görmüyordu. Bu parka güvercinler de artık uğramıyordu çünkü onları beslemiyorduk, onları iyi ağırlamıyorduk. Şehrin insanına direnmekte ısrarcı birkaç serçe de, ağaçların üzerinde gittikçe daha boz bir tona dönüşüyor, grileşiyordu. Gri olmak, ağaçlarda kamufle olmanın yeni yoluydu. Yapraklar tozla ve dünyanın türlü kiriyle örtülüydü. Hayır, burası değildi.
Kentin çıkışına doğru yürümeye başladı. Bir nehir kenarı görene kadar durmadı. Sevinçle suya yaklaştı. Buraya yerleşmeden önce balıklarla, yeni komşularıyla, tanışmak istiyordu. Daha sonra, bir sincaptan onunla beraber yaşamasını rica edecekti. Suya eğildiğinde tek gördüğü kendi eğri büğrü suretiydi. Çamurlaşmış o nefti sıvının damarlarında dolaşacağı tahayyülü bile midesini alt üst etmeye yetti.
Kökler, sanki acele etmesi için onu tehdit ediyor, uzamaya tüm hızlarıyla devam ediyorlardı.
Çocuk sesi, dedi. Çocuk sesleri bağlar beni bağlarsa bu dünyaya. Evet, bir park ama çocuk parkı olmalı. Şehre geri döndü. Yorgundu, susamıştı. Bu haliyle, yani tamamen ağaca dönüşmeden önce miniklere görünüp onları korkutmak istemiyordu. Başka bir ağacın arkasına saklanıp, uzaktan izlemeye başladı. Çocuk parkı tahmin ettiği kadar kalabalık değildi. Salıncaklar tamamıyla boştu. Kendisi küçükken, salıncak için sıraya girdiklerini hatırladı. Parktaki birkaç çocuk da, biraz ‘temiz’ hava almaları için anneleri tarafından zorla dışarı çıkarılmış gibiydi. Ayaklarını çakıl taşlarında sürüyerek yürüyor, kaydıraktan aşağı kaymaktan korkuyorlardı. Çocuklar, oynamayı unutmuştu. Çocuklar, Temple Run’da rekor kırıyor ama koşmayı bilmiyorlardı. Akılları da muhtemelen evde yarım bırakmak durumunda kaldıkları bilgisayar oyunundaydı.
Sahile vardığında, deniz durgundu. Deniz pes etmişti. Ayaklarını tuzlu suya daldırdı. Kökleri yanıyor, kavruluyordu. Ağaçların tuzlu suda barınamayacağını öğrenecek kadar biyoloji dersi dinlemişti. İşte şimdi, okuduğu okullardaki hiçbir fen öğretmeninin yapmadığı şekilde, teorik bilgisini doğrulayacaktı. Yaşamı süresince kendine dahi tutunamayan adam, son fırsatını böyle boğuyordu. Saçları suyun yüzeyinde dalgalanırken, bir yosun parçasından farklı görünmüyordu.

Bengisu Akkurt – İMKB AÖL[/accordion] [accordion title=”Mehmet Ataseven – Giresun Üniversitesi Sosyal Bilgiler Öğretmenliği” load=”hide”]Bir sabah erken uyanmalıyım uykumdan.
Dışarıda yağmur yağmalı, elimde bir fincan kahve olmalı.
Toprak kokusuyla dalmalı gözlerim seni benden alıkoyan uzaklara.
Hayal etmeliyim hayal dünyamın hayalsiz ve halsiz başrolünü.
Darılmalı kalbim gözlerime hayatımın hayalini hatırlattığı için.
Buruk bi tat bırakmalı beni benden alan bensizliğime anıların.
Korkmalı dudaklarım ismini söylemekten.
Ansızın bir kitap almalıyım elime başlığı senden önsözü benden bahseden. Yavaş yavaş okumalıyım sayfaları.
Hayal dünyamın ortasına düşmelisin aniden ve ansızın çekip gitmeli hayalin hayallerimin içinden.
Alıştırmalıyım kendimi merhabasız gelişlerine hoşçakalsız gidişlerine…
[/accordion] [accordion title=”Ne buldum? Hakan Civelekoğlu” load=”hide”] 1893-1947 Yılları arasında yaşamış olan Hans Fallada’nın asıl adı Rudolf Wilhelm Friedrich Ditzen’dir. Grimm ve peri masallarının kahramanlarının “Şanslı Hans Goose Girl ve Fallada” birleşmesinden ortaya çıkan Hans Fallada takma ismini kullanır. 20. Yüzyılın tanınan çağdaş savaş edebiyatı ve dünya klasiklerinin unutulmuş eserlerinin yazarının 20’den fazla dile çevrilmiş eserleri ülkemizde az bilinir.
Babası Anayasa Mahkemesinde yargıç olan Fallada, 1909 yılında bir kaza geçirir ve kazadan bir yıl sonra tifo hastalığına yakalanır. Siyaset ve sanat düşkünü bir aile de büyür. Müzik ve edebiyat karasularındadır çok küçük yaşlarda. Yatılı okulda okuduğu yıllarda kendisine bir arkadaş edinmiştir. 1911 yılında arkadaşıyla bir plan yaparlar ve karşılıklı silahlarını ateşlerler. Fallada bu planın dışında kalmış arkadaşı ise ölmüştür. Bu olaydan dolayı adam öldürmekten hapse atılır ve 18 yaşındadır.. 18 yaşındaki Fallada’nın hayatının akışını değiştiren bu olay örgüsü yaşamı boyunca ruhsal bozukluğundan, uyuşturucu bağımlılığından kurtulma ve tedavi süreçlerinin başlangıcı sayılır. Anladığım kadarıyla 1932 yılında dünya çapında tanınmasını sağlayan romanı “Küçük Adam Ne Oldu Sana?” kitabını arkadaşını unutmadığını göstermek için yazdı. Kötü kaderinin başlangıcı olan bir olayın iyiye giden göstergesindeydi 1932 yılları.
1920 yılında ilk romanı “Genç Goedeschal” yayımlandı. 1923 yılında “Anton ve Gerda” adlı 2. Romanını tamamladı. 1931 yılında “Köylüler, Kodamanlar ve Bombalar” kitabı, 1934’te “Karavanasından Bir Kez Yiyen” ile “Bir Zamanlar Çocuğumuz Vardı”, 1935’te “Yaşlı Bir Yüreğin Yolculuğu”, 1937’de “Kurtlar Arasındaki Kurt”, 1938’de “Demir Gustav”, 1940’da “Sevilmeyen Adam”, 1943’de “Bir Adam Yukarı Çıkacak”, 1944’de “Ayyaş” ve 1946 yılında son romanı olan “Herkes Tek Başına Ölür” romanını yazdı. 20. Yüzyılın ilk yarısındaki ünlü yazarlardan olan Hans Fallada iki kez evlenmiş ve 3 çocuk babasıdır.
1981 yılından beri yazarın anısını yaşatmak için Neumünster kentinde Hans Fallada Ödülü verilmektedir. Hans Fallada’ya yakın durduğunuz an yaşamını akıl hastanesi ve hapishane arasında geçtiğini görürsünüz. Kitaplarında genelde bireylerin koşulsuz boyun eğmişliğini yazarken boyun eğmenin temelini faşist yönetim oluşturmaktadır. Küçük insanların avukatı sayılan Fallada, 1944 yılında bir akıl hastanesinde şifreli olarak otobiyografik eseri olan “Ayyaş” romanını yazdı. Ancak bu roman 1950 yılında yayımlandı. “Ayyaş” kelimesinin alt departmanında Fallada’nın görmemizi istediği başka olaylar olduğuna inanıyorum. Bir insan ve içkiden ziyade, romana verdiği -Ayyaş- ismini yaşadığı ülke olarak içkiyi de ülkenin o yıllardaki fanatikliğinde değerlendirerek şifreli bir şekilde kitabı yayımlamıştır. Yazdıklarından dolayı hapse girmişse de o ülkesini tüm baskılara rağmen terk etmeyecek kadar çok sevmişti. Bu noktadaki dik duruşu onu psikolojik olarak zorlasa da. 1945 yılında Berlin City Hükümeti tarafından ”Demir Gustav” isimli romanı yasaklandı. Ancak bu yasağın geçerliliği kısa süreli oldu.
Son romanı “Herkes Tek Başına Ölür”ü iki ay gibi kısa bir süre de bitirir. Ülkemizde yeterince bilinmeyen Fallada, son romanını tamamen yaşanmış bir hikâyeden kaleme aktarır. 1940’ların Berlin’inde, tesadüf olarak nitelendirilen fakat tesadüf olmayan ve bilinçli olarak insanların hayatlarını kontrol etme çabalarını, baskıcı olarak yaşamlara yön vermeyi okurken sıradan vatandaşlarınsa savaş sırasında “nasıl hayatta kalınır” sorusunun mücadelelerini anlatan bir başkaldırış yapıtıdır.
[/accordion] [accordion title=”İncir Kuşları – Şahinde Bıçak” load=”hide”] Son satırlarını okurken senin, buruktu kalbim. Bu kadar çabuk bitemezdi ki. Gözlerimdeki uykuya rağmen içimdeki ses; “Yüreğine işlemiş bu kitabı, bir anda bırakmamalısın elinden” diyordu.
İncir Kuşları… Acının, kederin, sevincin, umudun, sevginin, çaresizliklerin ve aşkın en yoğun şekilde anlatıldığı, kalbime dokunan bir kitapsın sen. Yanaklarımdan gözyaşlarım süzülürken senin satırlarında okuduğum acıları en derinden hissettim ben. Elimden bırakamadım seni. Gözlerimi bir an olsun ayırmak istemedim senden. Savaşın acı yüzü delip geçti kalbimi. Bu kadarı da olmaz dedim. O kadarı da olmuştu işte.
Sinan Akyüz, Müslüman Boşnaklara yapılan eziyeti bir bir kağıda dökerken, titredi bütün bedenim. Tüylerim ürperdi. Bütün benliğimde hissettim o acıyı. İnsan insana bunları yapar mı dedi dilim. Yüreğim ağladı dayanamayıp. İyilik kalmamış mıydı kalplerde? İnsanları gözünün yaşına bakmadan öldürenlerin kapısını, hiç çalmamış mıydı merhamet? Bu zulüm neye? Dökülen kanlardan çıkarılacak amaç mı vardı ki? Ama sevgi, yaşama tutunma umudu ağır basmıştı. Kitabımızın ana karakteri Suada’nın yaşadığı onca acıya rağmen hayata tutunuşu cesaretlendirdi beni. Annesini, ablasını ve teyzesini kaybetti o, bu soğuk savaşta. Ailesi parçalandı. Sevmediği bir adama mecbur kaldı, onun bütün acımasızlıklarına göğüs gerdi. Aşık olduğu adamı kaybettiğini düşünürken, kavuştu ona sonunda.
Bütün acılar sona erip, savaş sesleri kesildiğinde umuduna umut kattı Tarık. O çok sevdiği adam. Sonra tekrar dokundu parmakları piyanonun tuşlarına. En sevdiği parçayı, en güzel şekilde çaldı. Bitirdiğinde ise onu alkışlayan onlarca kişiyi görüp, gülümsedi kalbi ve en sevdikleri de oradaydı.
“Beklenen yağmur en sonunda yağar ama savaştan geriye kalan her şeyi, yağan yağmurun temizlemesi mümkün müdür acaba?” Beni derinden yaralayan son söz buydu işte. Tekrar tekrar okumaktan sıkılmadığım bu kitabı yazan Sinan Akyüz’e teşekkürler.

Şahinde Bıçak – Bulancak Anadolu Sağlık Meslek Lisesi[/accordion] [/accordions]

Yorum yaparak bu yazıdaki tartışmaya katılın